UZAK BURÇLARIN YALNIZ VE ESRARLI ŞAİRİ OSMAN NUMAN BARANUS

 

 

UZAK BURÇLARIN YALNIZ VE ESRARLI ŞAİRİ OSMAN NUMAN BARANUS

 

 

 

Osman Numan Baranus, 1930 yılında Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinde doğdu ve 5 Ağustos 2005 tarihinde Karacaahmet Huzurevi’nde vefat etti. Asıl adı, Osman Nuri Doğan idi, fakat  ismini şairane olan Osman Numan Baranus ile değiştirdi. Artık kendisi gibi ismi de bir şiir idi. Osman Numan Baranus ile ne yazık ki şahsen tanışma şansımız olmadı. Onun şiiriyle ilk defa 1990 yılında, Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Divan Şiiri Etkileri adlı yapısalcı yüksek lisans tezimizi hazırlarken tanıştım. Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Divan Şiiri Motif ve Mazmunları adlı içerikçi doktora tezimde de onun şiirinden bol bol yararlandım. Bu tanışıklık o günden bugüne sürüp geldi. Türk şiiri ile tasavvufta birer okul olmuş insanlarla ilgili yapmış olduğum çalışmalarda onun şiirini daha yakından inceleme, yorumlama ve eleştirme fırsatı yakaladım. Osman Numan Baranus, Türk şiirinin en ilginç isimlerinden biriydi. Ne yazık ki, şiir podyumlarında pek fazla yer al(a)madığı için gerektiği gibi tanınamadı. Onun şiiri, garabetliklerle doluydu, bu yüzden de pek çok kimse kendisine ve şiirine aldırış etmiyordu. Modern bir dünyada arkaizmin şiirini yazıyordu o. İşte bu yüzden gereği gibi anlaşılamadı ve şiir piyasasında kendisine pek müşteri bulamadı ve bundan dolayı da tanınamadı. Bir süre yayınladığı Özün dergisi de kendisine bu imkanı bahşetmedi. Baranus, çıkarmış olduğu dergiyle bağlantılı olarak şiire de kendince bir isim bulmuş ve şiire ısrarla ‘özün’ diyordu. O, modern şiirde gün görmemiş, yakası açılmamış kelimelerle bir tarih/kültür şiiri yazıyordu ve bu yüzden de şiiri sıradan bir okuyucu için hayli kapalı ve anlaşılması da o denli zordu. Onun şiirini algılamak ve anlamak için çok ciddi bir birikim gerekiyordu. Hele kullanmış olduğu mazmunlar, imgeler ve simgeler nev-i şahsına münhasırdı. Osman Numan Baranus, şiir dünyamızda derin ırmaklar gibi aktı ve bir kahraman gibi isimsiz/sansız/ünvansız/ödülsüz bir şair olarak aramızdan ayrıldı. Bırakınız sıradan edebiyat öğretmenlerini, edebiyat profesörlerinin bile büyük bir çoğunluğu onun adını duymamıştır. Her an nöbette ve eli tetikte bekleyen mevcutlu şiir jandarmalarının da onun adını duymadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Osman Numan Baranus, şiirin kabullerini ve ilkelerini sarsan bir şairdi; statükocu şiirin gardiyanları elbette ki onun şiirini algılayamazlardı ve anlayamazlardı, anlasalar bile idrak edemezlerdi. Baranus, duygu ve duyarlılığı aklın mihverinde döndüren bir şairdi: Şiiri serâpâ kültür, serâpâ tarihti. Modernizmin damarlarımıza zerkettiği ve bireysel/toplumsal duyarlılığımızı iyice dejenere ettiği konformizle Osman Numan Baranus, kendi uzak burcunda yalnız olarak huzurevi denilen bir ortamda huzursuz [Hamdi Ökte mazmunu, Tanrı ona uzun ömürler versin] bir şekilde öldü. Sedat Umran da huzurevinde yaşamını sürdürüyor. Enver Gökçe ve Mehmet Bozkurt Esenyel de huzurevinde öldüler. Dünyanın mevcutlu huzurluları kılını bile kıpırdatmadı. Ne televizyonlarda öldüğüne dair bir haber geçti ne de gazetelerde yer alabildi. Hasan Bülent Kahraman, Radikal’deki 12 Ağustos 2005 tarihli yazısında yer vermeseydi, onun öldüğünden bile haberimiz olmayacaktı. Necip Türk medyası, mankenlerin kıymetli kıçlarından ayrılıp da huzurevinde yaşayan şairler antolojisi/programı hazırlayacak değildi ya!… Osman Numan Baranus, sağlığında tanınmadı/tanınamadı. Plajlardaki, bar ve pavyonlardaki küçük burjuvazinin öksürmesini, hapşırmasını ve yellenmesini kameraya almak için birbirlerini çiğneyen medya askerlerinin Osman Numan Baranus gibi bir şairin nasıl yaşaması umurlarında değil ise ölümü de umurlarında olmamıştır. Osman Numan Baranus, dergiciliğiyle, şiirleriyle, inceleme ve denemelerinin yanı sıra sohbetleriyle de dünyada iz bırakmış bir isim. Şiirleri: Toyga (1945), Sevmek Egemen (1975), Ağrılar Toprağı (1982), Tuzhurmatu (1984); İnceleme ve Denemeleri: Zihni Hazinedaroğlu (1980), Anadamar (1984); Sohbet: Okulsuzculuk. (1986)

Aykırı kişiliğinin ve şiirinin nümûne-i imtisali olarak hatırasını yadederek şimdi onun Seyyid Nesîmî adlı ilginç şiirini inceleyelim:

 

SEYYİD NESÎMÎ

 

 

Türkmen kocası Seyyid Nesîmî

Yürümüştür diye bu yollar kutsal,

Oturup dinlenmiştir diye bu seki,

Bakmıştır diye bu yıkık duvar;

İçinde gazeller, murabbalar,

Tuyuğlar yazmıştır diye bu Pîr Evi.

 

Senin neyin kaldı Yaş Beğ

Nesîmî'nin yapıtları yanında?

Savcı Çanakçı oğlu Çanakçı

Hele senin neyin kaldı

Bir kötü adından başka

Bed Fermanı'na, El-Müeyyed

Yüzyıllardır tükürülüyor:

"Derisi yüzüle Nesîmî'nin,

Ölüsü yedi gün gösterile.

Bedeni pare pare edildikte,

Bir paresi Dülkadiroğlu Ali'ye,

Bir paresi Nâsırüddin'e,

Bir paresi Osman'a gönderile;

Bunlardı inançlarını bozduğu".

 

Evren"Ol!" ününden oluştu,

[Ne iyi ettik de şiire "özün" dedik!]

Erginliğini, olgunluğunu,

En yüce değerini ses, söz'de buldu.

Kutsal kitaplara göre

Başlangıçta var olan ne?

Söz! Aslı harflerden örülü.

Tevrat, Zebur, İncil, Kur'an

Harflere bitek tarlalar.

Harfler, bu kitaplardan önce

İnsanoğlunun yüzünde

Göründüler ince ince.

Ondan öyle insan yüzü

Tanrı'nın gerçek gözgüsü.

Oraya yönelip, ona tapınmak,

Eylemler eylemi, tek yapılacak.

 

Tanrı-İnsan'da, İnsan-Tanrı'da

Erdem var, sevi var, dostluk var.

İnsan sevgisi olmayanda

Tanrı sevgisi ne arar?

İnsanı sevmeyen bir daltaban

Hayvanı, bitkiyi sever mi,

Alıkoyar mı kendini

Gömgöğ bir ormanı yakmaktan?

"Enelhak!" dedi Hallâc-ı Mansûr?

Seyyid Nesîmî nasıl durur?

İnsan, Tanrı oldu mu bir kez,

Gayrı Tanrı'ya Tanrı gerekmez.

 

Tapınaklar yerlerinde var olsun;

Dört din üzre, dörtbin din üzre

Tapınmaklar yerlerinde var olsun.

Dilinde sevi tüten özünler,

Elinde sönmez bir Ruşençerağ,

Ardından, geri dönmeden

Seyyid Nesîmî geliyor,

Benim daha yenileyin

Şaşa kala, düşe kalka

Gittiğim ırak yerlerden

Osman Numan Baranus-Tuzhurmatu/58-59-60

 

Osman Numan Baranus, Seyyid Nesîmî adına müstakil bir şiir kaleme almayı tercih etmiş. Seyyid Nesîmî, şiirin hem ismi ve hem de konusudur. Seyyid Nesîmî, Hallâc-ı Mansûr'un izinden giden ve vahdet-i vücut felsefesinin en önemli temsilcilerinden birisidir. Şair, "Seyyid Nesimi" şiirini son derece ironik bir dil ve üslupla kurmuş. Bu şiir, her şeyden önce bir Seyyid Nesîmî destanı mahiyet ve muhtevasındadır. Şiirde Nesîmî’nin hayatı hemen bütün ayrıntılarıyla tahkiye ediliyor. Şiir sadece kuru/basit bir tahkiyelemeden ibareden değil, tahkiyelerin yanısıra güçlü kurgulamalar da var. Şiiri, zaten bu kurgulamalar gerçek anlamda şiir yapıyor. Şiir, yapısallık bakımından yedi üniteye ayrılmış.

Şiirin her bir ünitesinde, Nesîmî’nin ayrı bir yönüne dikkat çekiliyor ve bu dikkat çekilen yöne oldukça güçlü vurgulamalar yapılıyor. Şiirin daha başında, şairin etnik kimliği; şiirlerine, menkıbelerine ve gezip dolaştığı yerlere atıfta bulunularak veriliyor. Şair, şiirine Seyyid Nesîmî'yi bir "Türkmen kocası" şeklinde nitelendirerek başlıyor. Şair, ayrıca Seyyid Nesîmî'nin yürüdüğü yollara kutsallık atfederek hüsn ü talil sanatı yapıyor. Şairin naklettiğine göre, yollar, üzerinde Nesîmî yürüdü diye kutsallaşmıştır. Kutsallaşanlar sadece yollar değildir. Seyyid Nesîmî ile en ufak bir ilgisi, ilişkisi veya bağıntısı olan herşey kutsallaşmıştır. Bunlar arasında Nesîmî'nin oturup dinlendiği seki, baktığı yıkık duvar, içinde gazeller, murabbalar ve tuyuğlar yazdığı ev gibi nesneler/objeler vardır. Bu şairin fenomenolojik idrak ve algısıyla ilgili bir olaydır. Gerçi Nesîmî’ye yapılan bu kadar olağanüstü medhiye ve mübalağa şiirin misyonuna ters düştüğü gibi şiiriyeti de zayıflatıyor. Şair burada net ve açık bir biçimde Nesîmî’yle ilgili özgün sayılabilecek mekansal bir imge yaratıyor. Özellikle şiirin bu ünitesinin mutlaka iyi bir ressam tarafından resmi yapılmalıdır. Bu metin elbette ki bir bilgi nesnesini içermediği halde tamamen bilgi dışı da değildir. Nesîmî’nin yürüdüğü yolların kutsallaşması elbette ki bir bilgiye dayanmaz, fakat bir evde tuyuğların, murabbaların ve gazellerin yazılmış olması bir bilgiye dayanır. Şair, bilgi ile bilgi dışılığı, şiirin kendi gerçekliğine dönüştürüyor. Şiirde; hem bilgiye, hem de bilgi dışılığa aynı metin içerisinde baş vurularak büyülü bir atmosfer oluşturuluyor.

Şair, şiirin ikinci ünitesinde tarihin acı gerçeklerini sorguluyor. Bu sorgulama içerisinde de derin bir tarih felsefesine girişiyor. Baranus, bu ünitenin ilk iki dizesinde Nesîmî’nin idamına, Mısır Memluk devleti hükümdarı El-Müeyyed’in adına karar veren Şam Naibi Yaş Beğ’e cevabını alamayacağını bile bile gıyabında “Nesîmî’nin eserlerinin yanında kendisinin neyinin kaldığını?” soruyor. Aslında bu sorunun içinde cevabı da gizlidir. Nesîmî eserleriyle sürekli hatırlanarak ve gördüğü zulüm nedeniyle hep rahmetle anılarak halk tarafından hiçbir zaman unutulmamış, bilakis bir efsane haline gelmiştir. Yaş Beğ ise, sadece bir zalim olarak anılmakta ve kendisine lanet edilmektedir. Hatta bugün artık bırakınız meşhur bir zalim olarak anılmayı, kesinlikle sıradan bir zalim olarak bile anılmamaktadır.

Aynı ünitenin üçüncü ve dördüncü dizelerinde ise Savcı Çanakçıoğlu’na da Yaş Beğ’e sorulan soru sorulur. O da aslında Yaş Beğ’in durumundadır. Savcı Çanakçıoğlu’nun da dünyada kötü adından başka bir şeyi kalmamıştır. Buradan şu sonuç çıkar ki, zalimler ne kadar büyük olsalar da unutulur gider, mazlumlar ise asla unutulmazlar ve halkın nazarında sonsuzlaşırlar. Bu ünitenin beşinci dizesinden sonraki bütün dizeleri ise Mısır Memluklu hükümdarı Melikü’l-Müeyyed’e ayrılmış. Bu dizelerde artık Nesîmî’nin idamı için ferman çıkartan Müeyyed’in fermanının içeriğini bütün ayrıntılarıyla okuyorsunuz. Şair, Müeyyed’in bu berbat/kötü fermanına yüzyıllardır tükürüldüğü gerçeğinin altını çiziyor. Şair burada, kendi misyonuna yakışır bir şekilde zalimleri hesaba çekiyor.

Söz konusu ünitenin geri kalan kısmında El-Müeyyed konuşuyor ve fermanını ilgili kişilerle halka duyuruyor. El-Müeyyed’in fermanı; “Nesîmî’nin derisi yüzüle, ölüsü Halep’te yedi gün halka gösterile, durumu her yere duyurula, vücudunun organları, bundan sonra birbirinden ayrıla, bir parçası inançlarını bozduğu Dulkadiroğlu Ali Bey’le kardeşi Nasırüddin’e ve Kara Yülük Osman’a gönderile”1 şeklindedir. Şiddeti iyice estetik alanın dışına çıkaran El-Müeyyed, böylece şiddet fantazisine kendince yeni anlamlar ve boyutlar ekliyordu. El-Müeyyed bu şekilde kendisine psikolojik ve manevi bir boşalma sağlıyordu. İnsanları biat ve itaata, silah zoruyla şiddete kodlamanın/endekslemenin bir sonucu olarak, iyice bilinçaltına sıkıştırılarak bastırılan duygularla toplumlar, sürekli korku ve ölüm narkozuyla yatıp kalkarlar. El-Müeyyed Nesîmî’nin idamını temaşâ makamında seyirlik bir âyine döndürerek kişilere gerekli itaat ve biat mesajını vermeye çalışıyor. Şairin iktibas/alıntıladığı veya tazmin [ödünç aldığı] ettiği El-Müeyyed’in fermanının muhtevasından, Nesîmî’nin Mısır Memluklularının nüfuz alanında bulunan birtakım siyasal olaylara karıştığını anlıyoruz. Bütün bu göstergelerden hareketle Nesîmî’nin buralarda özellikle İslam ortodoks mezheplerinin onaylamadığı heterodoks cereyanlardan Hurufîlik ve Vahdet-i Vücut öğretilerinin propagandasını yaptığı ve bu çevrelerde de epeyce etkili olduğu sonucunu çıkartmak mümkündür.

Baranus, şiirin üçüncü ünitesinde tıpkı Nesîmî gibi evrenin oluşumuyla ilgili teolojik yoruma girişir. Bu yoruma göre evren, Arapça Kef ve Nun harflerinin bir araya gelerek oluşturdukları [Ol!…] anlamına gelen “kün” ilahî fermanının bir anlık hitabıyla oluşmuştur. Şair, kâinâtın oluşumuyla ilgili Nesîmî’nin görüşlerini bire bir paylaşarak kendi görüşlerini de açığa vurur. Baranus, şiire öztürkçe bir karşılık olarak bulduğu “özün” sözcüğünü köşeli parentez içerisinde “Ne iyi ettik de şiire "özün" dedik!”  şeklinde bir oda mısra içerisinde vererek, şiire bir karşılık olarak yaptığı bu yakıştırmayı savunmayı da ihmal etmez. Şair, bu şekilde şiirin ontolojik varlığını, evrenin oluşumu gibi estetik bir bilince bağlar. Çünkü kâinat Tanrı’nın, şiirse insanın özünden kopmuştur. Bundan sonra şair, kâinatın oluşumuyla ilgili Hurûfî bir yoruma başlar. Hurûfî bir yoruma göre kâinâtın oluşumunda da ses [kün/ol sedası] vardır. Kutsal kitaplardan kabul edilen Kitab-ı Mukaddes, bu yüzden, “Önce kelâm vardı” diye başlar. Kutsal kitaplar harflerin bittiği ve yetişerek kelâma dönüştüğü bereketli tarlalardır. Harfler, kutsal kitaplardan önce insanoğlunun yüzünde görünmüşlerdir. Yani insanoğlunun yüzü bu harflere göre ilâhî proğramcı tarafından şekillendirilmiştir. İnsan, işte bu yüzdendir ki, okunacak en büyük kitap olarak vasıflandırılır. İnsanın yüzü bir vechullahtır. Bu yüzü [sanat eserini], iyi okuyan kişi arka plandaki hakiki sanatçıyı görür. İnsanın yüzü en kudretli bir ilâhî dil olduğundan dolayı, aynı zamanda da en büyük kelâmdır. Allah, insanın yüzüyle varlık alanına çıkmış ve en güzel şekilde görünmüştür.

Dördüncü ünite iki dizeden oluşuyor. Bu iki dize insanın yüzüne yönelmeyi/tapınmayı salık veriyor. Çünkü insanın yüzünde mutlak kelâm olan ‘Allah’ ism-i celîli okunacaktır. Divan şairlerinin insanları sevgilinin yüzüne tapınmaya çağırmaları, mecazın arkasındaki hakikate açılan perdeleri aralamak içindir. Şair/âşık, bir mecaz olan Leylâ’ya [sûrete] tapınırken, mecazın kalın kabuğunu kırarak er geç öze/hakikata [Mevlâ’ya] ulaşacaktır. Mecaz aşka tutulmayan, gerçek aşka asla ulaşamaz. İşte bu yüzdendir ki, aşk yeryüzünde insanın en büyük ve en asil eylemidir. Yeryüzünde bütün varlıklar âşık olur, sadece kazmalar âşık olamaz. Çünkü kazmalar bir uçlarında erkekliği diğer uçlarında da dişiliği taşırlar.

Şiirin beşinci ünitesi insanın varoluşçuluğunu vahdet-i vücut merkezli olarak diyalektik tarzla ele alarak felsefî bir temele oturtuyor. Tanrı insandadır, insan Tanrı’dadır. İnsanın olmadığı bir dünyada, Tanrı nasıl anlamsız olur idiyse, Tanrı’nın olmadığı bir dünya da öylece anlamsız olurdu. Bu yüzdendir ki, Tanrı’nın sevgisi insanda, insanın sevgisi de Tanrı’da bir anlam kazanmıştır. Bu bağlamda Tanrı ile insan birbirleriyle dostturlar. İnsanı sevmeyen hiç bir şekilde Tanrı’yı da sevemez. Baranus “Enelhak” söylemini ironik ve mizahî yönleriyle ele alıyor. Hallâc ve Nesîmî’nin Tanrı olması, yeryüzünde Tanrı’nın bir gölgesi ve halifesi olmalarından dolayıdır. Ayrıca vahdet-i vücut felsefesinde Tanrı ile insan ayrı değildir.2

Hallâc-ı Mansûr'un "Enelhak" dediği doğrudur. Fakat bu söz, tanrılık iddiası değildir, Allah'la bir olma neşvesinin verdiği sekr [sarhoşluk/kendini kaybetme] halinde söylenen bir sözdür. Kendisi de zaten sahv [ayıklık] haline gelince bu sözün yanlışlığını kabul etmiştir. Sekr hali, bir çeşit delilik olduğu için insan böyle bir anda söylediklerinden sorumlu değildir.

Hallâc, bu sözü Allah'la ruhen birlikte olduğu bir anda söylediğinden, gerçekte konuşan kendisi değil Hakk'tır. Enelhak sözü, aslında elit kesimin anlayacağı, avamın anlayamayacağı üst dile ait bir sözdür.

Osman Numan Baranus, Hallâc'ın sözünü avam/ayak takımı gibi anlamak ister. Nesimi de tıpkı Mansûr gibi "Enelhak" dediği için idam edilmiştir. Enelhakk iddiası düz anlamda doğru olsaydı Tanrı olan birinin mahlukata egemenliği söz konusu olduğundan öldürülememesi gerekirdi. Halbuki her ikisi de en zelil bir biçimde taşlanarak öldürülmüşlerdir. Bir yaratıcı, nasıl yaratılanlar tarafından öldürülebilir? Elbette Tanrı'ya başka bir tanrı gerekmez, bu Allah'ın birliği ilkesine aykırıdır.

Tarihte açıkça tanrılık iddiasında bulunan nemrutlar ve firavunlar olmuştur. Mansûr ve Nesimî için kesinlikle böyle birşey söylenemez. Şairin söylemek istediği de zaten bu değildir. Şair, olaya biraz mizah ve ironi katarak okuyucuyu yeni bir perspektife doğru yönlendiriyor. İronik ve mizahi bağlamda, olaya böyle de bakılabilir, demek istiyor. Baranus, antik ve arkaik öğeleri son derece iyi kullanan bir şair. Şiirinin epistemolojik temelleri de tarihe, mitolojiye, divan şiirine, din ve tasavvufa dayanıyor.

 Hallâc'ın "Enelhakk" sözü zahiri anlamda bir saçmalıktır. Yaşanan bu saçmalığı, daha etkili bir bakış açısıyla sunmak, anlaşılmasına katkıda bulunmak amacıyla Nesimî de "Enelhakk" diyor. İronik anlatımda, gerçek anlam elbette ki gizleniyor ve mecazi anlam önplana çıkıyor. Baranus, Hallâc ve Nesimi'nin bu söylemini son derece doğalmış gibi sunuyor.

İroni, çaktırmadan okuyucunun algılama gücünü ölçerek bir olayı farklı gösterme tekniğidir. Bu tekniğin amacı, okuyucunun garantilerini ve keskin kabullerini sarsmaktır. Burada amaç, okuyucu aldatmak değil, özel bir retorik ve sanatsal bir etki yaratmaktır. İronide şairin söylediğinin tam tersini anlamak gerekir. Şair de bu şiirde bütün bu hedefleri seçiyor ve onlara şiir kurgulamadaki ustalığıyla ulaşıyor.

Baranus, "Enelhakk" söylemine hem komik, hem de trajik bir açıdan yaklaşarak tam bir ironi ustası olduğunu kanıtlıyor. Hallâc'ın yanlışını Nesimi'nin bilerek tekrarlaması komiktir. Nesimi'nin sonunun da Hallâc gibi olması ise trajik bir durumdur. Yalnız ironi ile hiciv arasında ince bir çizgi vardır. İroni, bir dolaylı anlatımdır, hiciv ise direkt anlatımdır. Baranus, ironi ile hiciv sınırında şiirini yoğuran özgün ve sahih bir şair.

Şiirin son ünitesi bir dua ve temenni ile başlıyor. Bu son ünitenin ilk üç dizesi bir dua mahiyetinde. Şiirde sadece dinlerin tapınak ve mabetlerinin var olması istenilmekle kalmıyor, mevcut dört semavi dinin sayısının da dört bine çıkartılarak onların tapınaklarına da saygı gösterilmesi temennisinde bulunuluyor. Daha sonra şiir [şairin kendi adlandırmasıyla özün], dilinde aşk/sevi tüten bir acayip yaratığa benzetiliyor. Bir yerde ateş olması lazım ki dumanı tütsün, ateş olmadan duman tütmez. Bu elbette ki bir aşk ateşidir. Anlaşılan o ki, aşk ateşi, şiirin dilinde tütüyor. Bu imge, daha çok dilinden ateş saçan ejderhayı hatırlatıyor. Şiirin elinde sönmez bir aydınlık çerağı ve bu çerağın ardından Seyyid Nesîmî geliyor. Gerçekten bu iki imge çok çarpıcı ve etkileyici. Bütün bunlar Nesîmî’nin düşe kalka gittiği yerlerde oluyor.

Şair Osman Numan Baranus, Mezopotamya kültürünün şiirini yazıyor. Bu şiirin yer aldığı kitabın adı Tuzhurmatu ise Mezopotamya’da/Irak’ta bir kent. Mezopotamya, şair için, dünyanın merkezi konumundadır.  Seyyid Nesîmî de Mezopotamya kültürü içinde yetişmiş ünlü bir şair ve mutasavvıftır. Baranus, antik kültürü şiire dönüştürmesini bilen ender şairlerden biridir. Bu yüzdendir ki şair, Mezopotamya topraklarını tırnaklarıyla kazarak arkeolojik kazısını inat ve ısrarla sürdürüyor. Bu kazı sonradan ince bir duyarlılıkla örülmüş güzel bir şiir olarak insanlara geri dönüyor. Baranus, hava raporuna ve modaya göre şiir yazmıyor. Şiirinde ise hiçbir doping yok, o alabildiğine feodal ve Mezopotamyalı ve bir o kadar da çağdaş ve devrimci. Seyyid Nesîmî şair için sadece tarihsel ve arkeolojik bir malzeme değil, zulme uğrayanların tarihten günümüze ışık tutan bir öncüsüdür. Modern dönemde Seyyid Nesîmî ile ilgili olarak üretilen pek çok modern şairin şiirinin eleştirisi için Yeni Türk Şiirinde Seyyid Nesîmî Okulu ve Misyonu3 adlı eserimize  bakılabilir.

Bilenler bilir onu, bilmeyenler, ne bilsin onu!…

 

 

Dr. Hasan Aktaş

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


----------------------------- 

1 Vecihi Timuroğlu, İnançları Uğruna Öldürülenler, Yurt Kitap-Yayın, Ankara, 1991, s. 78

2 Bu konuda ayrıntılı bir yorum için bak: Hasan Aktaş, Yeni Türk Şiirinde Hallâc-ı Mansûr Okulu ve Misyonu, Yort Savul Yayınları, Edirne, 2003, s. 49-50

3 Bu konuyla ilgili ayrıntılı bir değerlendirme için; Hasan Aktaş, Yeni Türk Şiirinde Seyyid Nesîmî Okulu ve Misyonu, Yort Savul Yayınları, Edirne, 2004 künyeli eserimize bakılabilir. Ayrıca bu makale için bakınız: Hasan Aktaş, Benim Kırkambarım, Yort Savul Yayınları, Edirne, 2006  adlı kitapta yer almıştır.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !